Neler oluyor bize…
Kişisel tatmin Haziran 27th, 2008“Ellerime betonun soğukluğu vuruyor, biraz da toz. Yüzümün sol yanı öyle bir yapışmış ki yere, hiç koparamayacağımı sanıyorum. Nihayet gözlerimi açtım, yerdeymişim. İki seksen uzanmışım yere. Nerdeyim, nasıl geldim buraya bilmiyorum. Yavaşça ayağa kalkıp üstümü temizledim. İyi de neden yerler kirli, burası neresi? Ortalıkta bir ışık kaynağı yok ama yine de etrafı aydınlatan bir loş ışık var. Duvarları görebiliyorum, birsürü duvar. Ama hiçbirinde kapı yok, bir sürü köşe, bir sürü dönemeç. Yarım saattir dolaşıyorum ama yine de bulamıyorum çıkışı. Sanırım burası devasa bir labirent. Bir labirentteyken sürekli sola veya sürekli sağa dönülürse mutlaka çıkışa varılırmış. İyi de ben bunu nerden biliyorum? Sanırım nerden bildiğimi bile bilmiyorum. Olsun, nerden bildiğim önemli değil, ben sürekli sağa dönmeyi seçeyim en iyisi…”
Hiç düşündünüz mü böyle bir ortamda uyandığınızı? Nerdeyim, nasıl geldim, kim getirdi, neden getirdi, amacım ne, ne yapmalıyım… İnsanın aklına ilk bu sorular geliyor. Peki hiç farkettiniz mi aslında hepmizin böyle bir ortamda uyandığını. O kadar alışmışız ki bu dünyaya, bu soruları çoktan unutmuşuz. Doğar doğmaz 20 yaşında olduğunuzu bir düşünsenize. Ben nerdeyse her gün dünyaya ilk defa gelmiş gibi etrafıma bakıp herşeyi merak ediyorum. Kendi kendime soruları sorup yine kendim cevap veriyorum.
-Neden her gün işe gidiyorum?
-Çünkü para kazanmalıyım.
-Ama neden?
-Çünkü yaşamam için birşeyler tüketmem gerekiyor ve bunların hepsi parayla satılıyor.
-İyi de bir insanın işi yoksa o zaman o insanın yaşamaya hakkı yok mu?
-Öyle görünüyor.
Kalabalığın içinde yürürken sanki hepsi planlı bir şekilde bana oyun oynuyormuş hissine kapılıyorum. Bir an kaldırımın ortasında durup etrafımdan geçen insanların attığı omuzlara umursamadan dalıyorum. Kimi aceleyle gidiyor, kimi mutlu, kimi umutsuz. Acaba aralarında benim gibi düşünen birileri var mıdır? Her gün aynı şeyler, her günbir önceki günün bir kopyası sanki. Vakit gün ortasını gösterdiğinde aklım başıma geliyor, normal hayatıma dönmüş oluyor ve diğer insanlar gibi davranıyorum. Yarın yine aynı şeyi yapacağım, ondan sonraki gün ise yarın yapacağımın aynısını. Bu böyle devam edip geldi, sanırım böyle de devam edecek. Diğerleri öyle düşünmüyor ama. Bazıları için hayatı bu sıkıcılıktan kurtaran planlar var. Evlenecekler, çocukları olacak, işlerinde yükselecekler, iyi çocuklar yetiştirecekler ve sonra, sonra ölecekler her insan gibi. Bu mu yani bizim amacımız? Nasıl olur da çocukken etrafımıza merakla attığımız o saf bakışları yitirdik?
Haberleri seyrediyorum, dünyada savaş varmış. Çocuklar boş yere ölüyor, belki de yaşadıklarının bile farkında değiller. Kimse ses çıkarmıyor. Sokağa çıkıyorum, köşede iki genç var, cep telefonlarını birbirlerine gösteriyorlar. Bir kaç adım ilerde yüzü kirden simsiyah kesilmiş bir adam o sıcakta bile giydiği kışlık parkesiyle kartonların üzerine uzanmış. O da benim gibi insanları gözlüyor. Ya o ben olsaydım, ya ben aslında o isem, o da ben…
Yıllarca, evet yıllarca böyle baktım etrafıma. Ne olduğumu, ne yapmam gerektiğini düşündüm. Sonunda nerden geldiğimi nereye gitmem gerektiğini öğrendim, oysa yaptıklarım ise bambaşka. İnsanların bencilliğini kullanan bu çark öyle bir işliyor ki var olma amacınızı bile unutuveriyorsunuz. Küçükken bahsedilen doğruluk, dürüstlük, iyilik gibi erdemlerden eser kalmamış. Ülkemde insanları temsil ettiğini söyleyen vekil adında insanlar var. Yakınlarına torpil yaparak onları bir yerlerde işe koyuyur. Aslında onlar kendisini seçen insanları temsil etmiyor, kendisini seçen insanların bencilliğini temsil ediyor. Kime sorsan kendince en dürüst kişiye oy vermiş. Her ne hikmetse o dürüst kişi onu ve ailesini diğer dürüst vekillere oy veren insanlardan daha üstün görüyor ve dürüstlüğünü onlara hizmet ederek kanıtlıyor. Onun oğluna iş buluyor, onun trafik cezalarını siliyor, başkasından çalıp ona veriyor. Tabi bu arada parmak yalamaktan da kendini alıkoymuyor, bal tutarcasına. Al gülüm ver gülüm meselesi. Herkes daha çok, daha çok, daha çok kazanmanın peşinde. Kazanma şeklinin ne olduğu önemli değil. İşin en ironik yanı da herkesin diğerlerinin ne yaptığını nasıl yaptığını, hangi fakirin üstünden çaldığını hangi zenginin cebine koyduğunu bilmesi. Ve üstünden çalınan değil de cebine koyulan olmak için yarışması.
İş yerinde hep aynı dedikodular. TV’de ünlülerin gece hayatından başka bir şey yok. Geçenlerde askere giden arkadaşım sınırda ölmüş, kimin umrunda. Her yer satılmış, yakında binaların önünde hangi ülkeye ait olduğunu gösteren bayraklar türeyecek. Çocuklarımız noel babayı sorar oldu artık. Sokakta dolaşırken babam soruyor, şu dükkanın üstünde yazan “patisserie” ne demek, ne satıyor o? Resmimi çekerken “peynir de” diyorlar, sırıtıyorum. Telefonda konuşurken r’leri yuvarlatarak söyleyip “okey” diyenleri görüyorum. Kendine iyi bak gibi aptalca cümlelerle vedalaşıyor insanlar. En azından Türkiye’nin Almanya’ya yenilmesi sonucu diğer durumda ölecek olan en az 15 kişi yaşıyor diye seviniyorum.
Ya yeter artık ne zaman uyanacaksınız bu uykudan, yoksa herkes uyanık da uyuyan bir tek ben miyim? Sanırım son zamanlarda çok fazla CEZA dinliyorum. Bir sigara içip kendime gelmeliyim, nasıl olsa son günümü yaşıyorum şu zıkkımla…
Bu yazı toplamda 333, bugün ise 2 kez görüntülenmiş
2 Responses to “Neler oluyor bize…”
Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.

Temmuz 18th, 2008 at 21:19
Nasıl bi farkındalıktır bu böyle!!! Sizin gibi insanlarda varmış demek, tebrik ediyorum…
Temmuz 19th, 2008 at 02:54
Benim fikirlerimin varlığıyla sevinen insanların varlığını görünce kendimi daha iyi hissediyorum. Teşekkürler…